HANGİSİ BEN? HANGİSİ SEN? SEN DÜŞÜNÜRKEN ÖLEN 245 MADENCİMİZ!

      İşyerindeki kahverengi perdelerden şikâyet ederdim. Oldum olası bu renge alışamadığımdandı. Kendimi zorlayarak işe giderdim, dikkatim dağılırdı hemen, söylenenleri unuturdum, sonra not almaya kalkışırdım sonra not aldığım kâğıdı kaybederdim. Masa başında çalışmanın beni zorladığından bahseder; gelen müşterilerin işlemi zorsa ve anlamayacağım kadar çetrefilli ise hemen benden kıdemli insanlara sorar, yardımlarıyla yapardım ama yine de şikâyet ederdim: “ben bu işi yapamıyorum” diye.    
     Bugün de öyle bir gündü. Akşam erken yattığım için izlememiştim haberleri. Sonra her gün olduğu gibi okumaya başladım gündemde olup biten ne varsa öğrenmek adına çeşitli gazetelerdeki köşe yazarlarını, takip ettiğim haber kanallarının internet sitelerine girdim. Orada öğrendim. Önceleri inanamadım, “montaj” filan sandım. Yani ne olabilirdi ki başka? “Paralel yapı ülkemizi karıştırmak için yapıyor” diye düşündüm okuduklarımı. Görüntüleri “birbirlerine eklenmiş” olabileceğini düşünerek izledim. Ama sonra dedim ki: “yok yani montaj olamayacak kadar dürüst, paralel olamayacak kadar gerçek, birbirlerine eklenmeyecek kadar sıcağı sıcağına verilen görüntüler bunlar.” Sonra düşündüm acaba sayın devlet erkânı ne düşünüyorlar? Efendim birileri rahatsızmış ondan gidememiş, öteki böyle bir soru önergesinde Soma adını duymamış- sanırım kulağına bir şey kaçmış, bir diğeri de yarın gidecekmiş, efendim bayram iptal edilmiş, üç günlük ulusal yas ilan etmişlermiş ne yapabilirlermiş ki başka? “Sen de Nur” dedim, “sence de fazla bir şey beklemiyor musun?” “Adamlar daha ne yapsınlar?” Ardından bankaya gittim, sıra bekleyenlerle konuştuk “mecburen.” Hiç de sevmem böyle konuşmaları. Ne gerek var yani? Baktım susacak gibi değiller dedim ki: “kedidir kedi.” Sonra kendime kızdım “ne kedisi canım, olacak şey mi bu? Yangına sebep olabilir mi bu güzel yavrular?” Sonra yeniden işe döndüm, birkaç saat hiç müşteri gelmedi, ardından birdenbire kalabalık oldu büronun içi. Efendim şirket devri, vekâlet, araba satış derken geldi mi postane saati. Gittim postaneye, hemencecik işimi hallettim, döndüm büroya. Hiç kimseler yoktu, birkaç bir şey öğreneyim dedim, yeni şeyler öğrenmeyi severim ama zorlandım, kapattım defteri, kitabı. Girdim magazin sitelerine. İşçi ölümü mü? Aman! Yeni kol saati mi? Markası ne? Başta düşündüğüm şeyler tekrar aklıma girdi hani şu montajdır, paralel yapıdır gibi ama susmakla bilmedi düşüncelerim “hayat devam ediyor” cümlesini okuyana kadar! Dedim ki:”gezicilerin işi bu! Onların kabahati! Zaten Ali İsmail’in ölümü için de timsah gözyaşları döküyorlar, halen uyanın diyorlar bir de! Yahu ben uyanığım zaten. Sonra baktım ki; böyle olmayacak “en iyisi” dedim; “kader” diyeyim ben buna. Ne olacak zaten! Başka izahı mı var? Bir de rahatsızım, nasıl grip olmuşum üzerinize afiyet! Düşünemeyeceğim şimdi! Eve gidip yemek yapmak lazım, çoluk çocuk beni bekler, ah ne yorulmuşum bugün aman bir ben iyileşemedim zaten herkes turp gibi. Baktım saate, mesai saati bitti. Büronun önünde bir kedi, sırıtıp duruyor bana. “Hay senin gibi kediye! Zaten en başta senin yüzünden başımıza gelmedi mi bunlar!” Eve geldim, yemeği yaptım, çocuklara yedirdim, sonra dizimi izledim, uyumuşum!
     Sevgili okuyucularım,
    Hiçbir zaman yukarıda okuduğunuz cümleler gibi düşünmedim. Evet, yaptığım iş belki benim işim değildi ama bugün böyle düşündüğüm için binlerce kez pişman oldum, çok üzüldüm. Yerin onlarca metre altında ölen insanlarımıza ağladım, biraz da bazı şeyler için bizi zorunda bırakanlara, görmeyenlere, duymayanlara, duymak istemeyenlere, yukarıda yazdığım bahanelere sığınanlara, her şeyi cebini doldurmak olarak gören fakat vicdandan, gururdan, onurdan habersiz olan, “Allah” diyen kul hakkı yiyen, “cumhuriyet” diyen fakat anlamını idrak edememiş onca cehalete ağladım. Kitabın kapağını okuyan fakat içeriğini sorduğunda laf salatası yaparak beynini uyuşturan, kalbini zehirleyen, ruhunu satan zihniyetin bir insanın kafasını nasıl karıştırıp onu kafasızlaştırdığını yukarıda yazmak istedim. Evet, iş yerinde halen zorlanıyorum, işverenimden azar işittiğimde yok olmak istiyorum hatta birkaç gün öncesine kadar yerin dibine girmek istedim ama bugün yerin dibinde can veren 275 kişiyi düşündüm.
     Utandım! Bizi bunca zor durumla karşı karşıya bırakan, tarih dersi diye istatistiklere o boş konuşmalarında sıkça yer verilen kısık sesli, pısırık görünüşlü/ gür sesli, kabadayı görünüşlü yöneticilere baktım şöyle bir. Size yemin ediyorum, hayatımda ilk kez birilerinden nefret ettim! Üzüntüden kıpırdayamadım! Dişlerimi sıktım! Ellerim uyuştu!
     Biliyorum, ne yazsam, ne söylesem kâr etmeyecek! Hayat akacak, her şey yine geride kalacak, aradan zaman geçecek, ateş yakacak ama düştüğü yeri sadece, vicdanını satmayanlar düşünecek sadece “ne yapıyorlar şimdi?” diye ama sordukları bu sorunun yanıtını alamayacaklar. Çünkü yanıtı yok. Tıkandım kaldım! Sanki o madendeyim. Nefes alamıyorum!
     Sosyal paylaşım sitelerinde bakıyorum insanların paylaşımlarına. Çoğu insan duyarlı belli de. Az da olsa bir kesim mide bulandırıyor. Halen bahaneyi başkalarının üzerine yıkarak bu durumdan uzaklaşıyorlar sinsince! Onlara sadece şu soruyu sormak istiyorum; “ölenlerden biri de sizin yakınınız olsaydı, ne yapardınız?”
    Bu soruyu sorunca “kader” sözcüğüne sığınıyorlar. Tabii, onlar inançlı sen inançsızsın! (Bu konuda bazılarıyla ters düşeceğimi göze alarak yazıyorum) Korkunun da ecele faydası yok!
      Ha bir de diyorlar ki “bunlar olağan şeylerdir.” Yahu kardeşim, insanın canı yanıyor şimdi “olağan” deyip yavuz hırsız ev sahibini bastırır şeklinde davranmanın ne anlamı var? Gerçi ben buraya “kardeşim” yazdım ama bırak onları kardeşim görmeyi insan bile göremiyorum. Sadece utanıyorum! Sadece kızıyorum! Kızgınlığımı da saklayamıyorum. Sakladığımda da elime hiçbir şey geçmiyor doğrusu, önemli olan bu kızgınlığın sebebinin algılanması. Başka bir isteğim yok!
Evet, sevgili okuyucularım
     Bir yazının daha sonuna geldik. Ben cümleleri yazarken 245 kişi ölmüştü. Dua edelim de bu sayı artmasın! Hoş artsa da sen yine unutacaksın, öyle değil mi? Öyle ya da böyle ak’layacaksın değil mi birilerini? Bebek katillerini affedeceksin değil mi? İnsanların dedikodusunu yapmayı, söylemedikleri laflar üzerinden onları vuranları öne çıkartacaksın değil mi? Sonra bunları söyledim diye bana böcek gibi davranıp üzerime gaz sıkacaksın değil mi?
Ne yapacaksın, bilmiyorum ama unutacaksın!
Artık bunu çok iyi biliyorum!
Ölen 245 madencimizi rahmetle anıyor; aileleri ve sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Mekânları cennet olsun.
NOT: “Doğarken ağladı insan bu son olsun, bu son!” Cem Karaca*

NOT 2: Son olmayacak… Maalesef, sen uyuduğun/ farkında olmadığın sürece son olmayacak… Maalesef…

Yorumlar